06:58
Adamzadyň taryhy. Mu-Atlantida we "Äjit-mäjit" -2/ dowamy
"MEKKE-KABE"NİN KONUMU VE İNSANLIK İÇİN ÖNEMİ"

İlk Kabe"nin, Adem'den önce ya da sonra Mekke'ye, Sema'dan indirildiği; 8. Sema'da Arş'ın altında "melekler"in toplanıp Sonsuz Yüce Rabb'imizi tespih ve tekbir ettikleri ve etrafında döndükleri "Sema'daki Kabe"nin bir izdüşümü olduğu konusunda rivayetler vardır. "Sema'daki Kabe"nin bir izdüşümü-benzeri olan Kabe, Dünya'nın merkezinde; yani Mekke'de tesis edilmiştir. Mekke'deki bu "kutsal ev"in; "kadim ev"(Beyti Atik) olduğu Kur'an'da ve hadislerde beyan edilmektedir. Nitekim Kur'an'daHAC(22)/33'de Kabe'ye; "Beyti Atik"(eski-antik ev) diye atıf yapılırken; diğer bir ayette de yeryüzünde insanlar için "ilk vazedilen(konan) ev"in, Kabe olduğu bildirilir:Muhakkak ki, Bekke(Mekke)de insanlar için ilk vazedilen(konan) Ev, mübarek ve alemlere hidayet olan (Kabe)dir.[AL-İ İMRAN(3)/96]İmam Suyuti'nin Camiu's-Sağir'inde bir rivayette; "Beytü'l-Ma'mur"un, Sema'da bir Mescid(Kabe) olduğu ve bu Mescid'in(Sema'daki Kabe'nin) izdüşümünün deMekke'deki Kabe olduğu ifade edilir. Aynı rivayette, Sema'daki bu "Beytü'l Ma'mur"u, "melekler"in sürekli tavaf ederek Yüce Rabb'imizi tespih ettikleri; onun, Sema'daki hürmetinin, Kabe'nin Arz'daki hürmeti gibi olduğu bildirilir. Nitekim Kur'an'ın TUR(52)/4 ayetinde "Beytü'l Ma'mur"a(imar edilmiş Ev'e) Sonsuz Yüce Rabb'imiz yemin eder ki bu oldukça anlamlı bir yemindir.Taberani'nin Mu'cemu'l-Kebir'inde de; İbn Amr bin el-As'tan rivayet edilen bir hadiste şöyle denir:Allah, Adem'i yeryüzüne indirdiği zaman şöyle der: "Ben seninle beraber, Arş'ımın etrafında dönüldüğü gibi, dönülecek olan bir Ev(Kabe)indireceğim."İbni Abbas'tan nakledilen başka bir hadiste de Adem, Kabe'yi tavaf edip hac görevini bitirdikten sonra, melekler kendisiyle karşılaşır ve kendisine şöyle derler: "Ey Adem! Haccın kabul olsun!"Kabe, Sema'dan indirildiğinde "Hacerül Esved"ışıklı bir cennet taşıydı. Adem'in, cennetözlemini gidermek için sık sık Kabe'yi ziyaret ettiği, hem hadislerde hem de saklı metinlerde geçer. "Adem ve Havva" saklı metninde Adem, Havva ve oğulları Şit'in, Cennet'i görmek ve Sonsuz Yüce Allah'a yalvarmak için "Cennet bahçesine gittikleri" sık sık ifade edilir ki; o yer Kabe'dir. Ve adeta görüntülü telefon yahut bir televizyon gibi cennetle iletişimi sağlayan bu "ışıklı-parlak taş", "Hacerül Esved"dir. Adem ve soyunun, bu ışıklı cennet yakutu olan "Hacerül Esved"le cenneti gördüklerini; özellikle Adem'in böylece cennet özlemini giderdiğini söyleyebiliriz. Ancak sonradan ademoğlunun "şirk koşması"yla, söz konusu olan taşın karardığı ve bu fonksiyonunu kaybettiği ifade edilmektedir.Taberi rivayetine göre Adem'den sonra oğlu Şit, yeryüzünde halife peygamber oldu. Ademöldüğü zaman ademoğulları 40.000'e ulaşmıştı. Şit, Mekke'de oturdu ve ömrünü Mekke merkezli Güney Arabistan'da tamamladı. Kabe'yi tavaf eder, şerefli sayar ve imar ederdi.Diğer taraftan Mekke, coğrafi açıdan; enlem, boylam ve kutuplara olan mesafesi bakımından, "altın oran"a uygun bir "merkez"dir. Kur'an EN'AM(6)/92 ve ŞURA(42)/7 ayetlerindeki "ümmül kura"; yani "şehirlerin anası-merkezi" ifadesi, anlamlı ve önemli bir işarettir. Bu kavramla Kur'an, "Mekke'nin merkezi konumu"na ve "insanoğlunun başlangıcı"na atıfta bulunmaktadır. Nitekim Prof. Dr. Zağlul en-Naccar bu konuda şunları söylüyor:"Batı, Mekke'nin, Gezegenimizin merkezinde bulunduğuna dair bilimsel kanıtlardan hoşlanmıyor. Ancak biz her şeye rağmen araştırmalarımıza devam edeceğiz. Ve bunun bir gerçek olduğunu ortaya koyacağız. Prof. Dr. Hüseyin Kemaleddin, Dünya'nın başlıca şehirlerinde kıble yönünü belirlemeye çalışırken;Mekke'nin, Yerküre'yi oluşturan yedi kıtanın hepsinin etrafından geçen bir dairenin tam merkezinde olduğunu gösterdi."Sonuç olarak Adem'den beri; özellikle deİbrahim'den beri bu "merkez", korunmuş, haram belde ve şirk koşulmadığı taktirde "melekler"in kuşattığı "emin belde" olma özelliğini hep korumuştur. Ancak bugünkü gibi "şirk"in-"cehalet"in at koşturduğu her yer, her toplum merkezi; ne emindir, ne korunmuştur ve ne de Sonsuz Yüce Allah'ın azabından uzaktır.Yukarıdan beri işaret ettiğimiz deliller, insanoğlunun Dünya gezegenindeki yaşam serüvenin "başlangıç noktası"nın "Mekke merkezli Güney Arabistan" olduğu tezimize önemli bir katkı sağlamaktadır.

ADEM'İN İLK OĞULLARI: KABİL(KAYİN), HABİL(EVEL)'İ ÖLDÜRDÜ!

Adem'in, yerleşik hale geldiği bu Mekke merkezli "Dünya Yurdu"nda ilk oğlu Kabil, ikincisi Habil'dir. Adem ve Havva Allah'tan salih bir erkek evlat isterler. Kabil'e hamile olan ve gittikçe ağırlaşan Havva ve Adem, bu sırada ikinci büyük hatalarını işlerler; çocuğun doğumuyla Allah'a ortak koşarlar. Bunun üzerine Yüce Allah da onları şiddetle kınar. İşte Kur'an'da ve Tora'daki delilleri... Kur'an, Kabil'in(Kayin'in) doğuşunu ve "şirk" koşulmasını şöyle açıklıyor:O(Allah) ki, sizi tek bir nefisten(Adem'den) yarattı. Onda sükun bulması için, kendisinden zevcesini(eşini) yarattı. O zaman ki, onu örttü, o hafif bir yükle yüklendi ve onunla(o yükle) dolaştı. Arkasından ağırlaştı. Ve o ikisi, Rableri olan Allah'ı çağırdı: "Şayet bize bir salih (çocuk) verirsen, elbette biz, teşekkür edenlerden olacağız."Ne zaman ki (Allah), o ikisine salih bir çocuk verdi, o ikisi, onlara verdiği çocuk konusunda O'na(Allah'a) ortaklar kıldılar. Allah, onların şirk(ortak) koştuklarından yücedir, münezzehtir.Onlar hiçbir şey yaratamayan yaratılmışlar iken, (Allah'a) şirk(ortak) mı koşuyorlar?Onlar(ortak koştukları), ne onlara, ne de kendilerine yardım etmeye güç yetiremezler.[ARAF(7)/189-192]Tora(Tevrat) ise nasıl ortak koşulduğunu bildiriyor ve Kur'an ayetlerini adeta tefsir ediyor:Adem eşi Havva'yı bildi. (Havva) hamile kaldı ve Kayin'i doğurdu ve "Tanrı ile birlikte bir insan edindim." dedi. Bir doğum daha yaptı; (Kayin'in) kardeşi Evel'i (doğurdu). Evel davar çobanı oldu; Kayin ise toprak işçisiydi. (Bereşit: 4/1-2)4/1'de Havva, Kabil(Kayin) doğunca ne diyor: "Tanrı ile birlikte bir insan edindim." İşte şirk olan bir ifade... Adem'i ve Havva'yı doğrudan Sonsuz Yüce Allah yarattı. Sanki Allah'ın onlara lütfettiği "bu çocuk"; Adem, Havva ve onların yol göstericileri, yardımcıları olan meleklerin, Tanrıile birlikte meydana getirdikleri bir "çocuk-insan". Allah'ın dışındaki sebeplere bir pay ayırmak, Allah'a ortak koşmaktır, "şirk"tir. Nitekim yukarıda zikrettiğimiz ARAF(7)/190ayetinde, Yüce Rabb'imiz bunu açıkça bildiriyor:"Ne zaman ki (Allah), o ikisine salih bir çocuk verdi, o ikisi, onlara verdiği çocuk konusunda, O'na(Allah'a) ortaklar kıldılar. Allah, onların şirk(ortak) koştuklarından yücedir, münezzehtir."Evet, işte Kabil(Kayin)in hikayesi buradan başlıyor ve "Mu-Atlantis"e kadar uzanıyor. Bu şekilde doğan ve büyüyen Kabil(Kayin), kendisinden sonra doğan küçük kardeşi Habil(Evel)'i kıskançlıkla öldürür ve lanetli hale gelir. İşte Tora'nın ifadeleri:Tanrı; "Ne yaptın?" dedi. "Kardeşinin kanının sesi, topraktan bana doğru haykırıyor.""Şimdi sen, kardeşinin kanını senin elinden almak için ağzını açan topraktan daha da lanetlisin.""Toprağı işlediğin zaman, artık sana kuvvetini vermeyecek. Dünyada göçebe ve yalnız olacaksın."Kayin, Tanrı'nın huzurundan ayrıldı. Eden'in doğusundaki Nod ülkesinde yerleşti.Bereşit(Tekvin): 4/10-12,16Birincisi, Kabil doğduğu zaman anne ve babası, "şirk" olan ikinci büyük hatayı işlediler. İkincisi, Kabil, olgunluk çağında Habil'i kıskanarak öldürmeye teşebbüs etti ve öldürdü. Böylece insanlık tarihinin "taammüden kardeş öldüren" ilk katili oldu ve kardeş kanının dökülmesinin yolunu açtı. Sonsuz Yüce Allah, onu lanetledi. Artık işlediği topraktan önceki gibi verim alamayacağını; yalnız ve göçebe olacağını bildirdi. Yüce Rabb'imizin Rahmeti'nden mahrum olan Kabil, "Eden yurdu"nu; yani Mekkemerkezli "Güney Arabistan"ı terk etti ve bu yurdun doğusuna; "Nod Ülkesi"ne gitti. "Nod"; İbranice'de "yalıtılmış" ya da "göçebelik" anlamına gelir ki; Kabil, böylece Aden'in doğusuna; göçebelik diyarına; Asya'ya gitmiştir.Daha sonra İsrailoğulları'nda sehven adam öldüren kimselerin, öldürülmemesi ve katilin oraya kaçabilmesi için "vaad edilen toprakların doğu tarafında bir bölge" oluşturulur. Tora'da bu konuda birçok ayet vardır. Devarim(Tesniye) 4/41 de; " O zaman Moşe, Yarden'in(Erden ırmağının) güneşin doğduğu (taraftaki) yakasında üç şehir ayırdı." ayeti bu meseleyi özetlemek için yeterlidir. Ancak kasten(taammüden) adam öldürenler öldürülür, kısas vardır. Kabil, kasten kardeşini öldürmesine rağmen öldürülmemiş, lanetli olarak Asya'ya kaçmasına müsaade edilmiştir. Bunun sebebi ise; cinayetin örneksiz olarak işlenmesi; bu konuda bir bilinç olmamasıdır ki bu zannımızca hafifletici bir unsurdur. Elbette en iyisini, her yaptığı işte sayısız "hikmetler" bulunan Sonsuz İlim Sahibi Yüce Rabb'imiz bilir.

İNSANLIK DÜNYAYA NASIL YAYILDI?1)

Yemen-Umman'da: "Cebeli Faya" Arkeolojik ÇalışmasıBugün modern araştırmalar, insanlığın, Dünya'ya, Afrika'dan; özellikle Doğu Afrika'dan; yani "Aden körfezi"ne yakın Rift vadisinden yayıldığını söylemektedir. Ancak en son yapılan bir arkeolojik çalışmada, Arap Yarımadası'nın güneyinde; "Aden-Yemen"in doğusunda; Cebeli Faya'da önemli kanıtlar bulunmuştur. Londra Üniversitesinden Simon Armitage ve meslektaşlarının 2011 yılında "Science Dergisi"nde yayınladıkları ve Yaklaşansaat'te haber olarak verdiğimiz bu araştırmada şu tespitler yapılmaktadır:"Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Jebel Faya(Faya dağı); bereketsiz çölleri ve tepeleri, seyrek yağmurları ve kumlu toprağı ile sadece birkaç göçebe bedevinin dayanabileceği, tamamen yaşanması zor bir yer olarak görünüyor. Ancak, 125.000 yıl önce her şey çok farklıydı. Çöller, bolca su ve av hayvanını barındıran bir savanaydı. Yani geniş ova, çayır, küçük ağaçlıklar, yeşilliklerden oluşan ekosistem."Ekip, bu ilk modern insanların, İran körfezinden bile geçip ilerlemiş, belki de Hindistan'a, Endonezya'ya, hatta Avustralya'ya gitmiş olabileceklerine inanmaktadır."Son interglasiyel(buzularası) çağda, Doğu Arabistan'da insan varlığını gösteren Jebel Faya'da deliller bulunmaktadır. Jebel Faya'da bulunan aletler, Doğu Afrika'daki Orta Taş Çağının son dönemleri ile benzerlikler göstermektedir.Diğer taraftan, buzularası çağda deniz seviyesi yüksekken, (Arabistan'daki) Necd platosunda bitki yoğunluğu fazlaydı ve daha çok su bulunmaktaydı. "Güney Arabistan, insan nüfusun artması için ikinci bir merkez olmuş olabilir... Güney Arabistan'da yağmurlu dönemlere ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Muhtemelen insan popülasyonları, kıyı şeridine ilaveten, Arabistan'ın içlerine doğru da arttı ve ilerledi. "Sonuç olarak, muhtemelen İran körfezi bölgesi, avantajlı dönemlerde ilk modern insanların yayılmış olabileceği diğer bir popülasyon merkezini oluşturdu. Güneydoğu Arabistan'dan, İran körfezine giriş, muhtemelen Hacar dağlarından İran körfezi havzasına uzanan çok sayıda vadi kanalları aracılığı ile olmuş olabilir. Bu kanallar aynı zamanda, körfez öncesi (proto-Gulf) kıyılar boyunca, tatlı su kaynaklarına erişimi sağlayarak, insan göçünü kolaylaştırmıştır."2) Yemen-Umman'da: "Dhofar" Arkeolojik ÇalışmasıBu yazımızı tamamlamak üzereyken Arabistan'da yapılmış çok yeni bir arkeolojik çalışma elimize geçti. Faya'da yapılan çalışmayı ve bizim tezimizi destekleyen çalışmanın lideri İngiltere'deki Birmingham Üniversitesinden paleolitik(yontma taş devri) arkeoloğu Jeffrey Rose'un ekibinin, "LiveScience"da yayınlanan çalışmasından işte birkaç paragraf daha:"Umman Sultanlığı'nda 100'den fazla yeni bulunan bölge, genetik kanıtların işaret ettiğinden daha uzun süre önce Afrika'dan göçün Arabistan içlerinden olduğunu doğruluyor. İlginç bir şekilde yeni bulunan bu bölgeler, kıyılardan çok uzak, iç bölgelerde yer alıyor." Jeffrey Rose şunları söylüyor:"On yıldır Güney Arabistan'da ilk insan yayılışını anlamamıza yardımcı olacak deliller aramamızdan sonra, nihayet Afrika'dan çıkışla ilgili açık deliller bulduk. Bunu heyecanlı yapan ise, bu senaryonun daha önce hiç düşünülmemiş olmasıydı."Uluslararası ekipteki arkeolog ve jeologlar araştırmalarını Arabistan Yarımadası'nda bulunan, Güney Umman'ın güneydoğu köşesinde bulunan Dhofar dağlarında yaptı. Southern Methodist Üniversitesinden araştırmacı Antony Marks, kıyı boyunca toplu göçe işaret ederek kıyılardan geçen birinin deniz ürünlerini kullanmasının, çölün içinden geçmesine göre daha fazla anlam ifade edeceğini belirterek şunları söyledi:"Kıyıdan göç hipotezi bir taraftan makul gözükse de bunu doğrulayacak arkeolojik hiçbir kanıt yok."Araştırma ekibi 2010 sezonu bitiminde planladıkları son yer olan, sıcak, rüzgarlı, nehir kanalının yakınlarında bir çok taş aletin dağınık halde bulunduğu kuru bir platoya gitti. Bu tarz taş aletler Arabistan'da yaygın olarak bulunuyordu ancak bu zamana kadar bulunanların hepsi nispeten daha geç zamanlarda yapılmıştı. Yakın incelemelerden sonra Rose; "Bunlar Nübyelilere(Kuzey Afrika'da yaşayan etnik bir gruba) ait taşlar. Burada ne işleri var." diyerek arkadaşlarının dikkatini çekti. Araştırmacılara göre, bu çorak çöllerde bulunan birçok kanıt, çalışma alanının önemini vurguluyor. Marks:"Bu bölgede, teorik modellerle, gerçek kanıtlar arasındaki bağları kopartacak örneklerimiz var." diyor.Bu taşların, birisi tarafından terkedilmek yerine yapıldığı düşünülüyor. Nasılsa bu taş aletlerin yapıldığı zamanda, Arabistan kuş uçmaz kervan geçmez viran ve ıssız bir yer değildi. O zamanlarda kıyıya düşen bereketli yağmurlar, Arabistan'ın çorak arazilerini verimli yapıyordu. Araştırmacıların açıklamalarına göre, bu otlaklıklarda avlanabilecek birçok hayvan bulunuyordu. Rose:"Belli bir süreliğine Güney Arabistan, iri av hayvanları, bolca akan taze sular ve taştan araçlar yapmaya yarayan yüksek kalitede çakmak taşları gibi zengin kaynaklara sahip yeşil bir alandı." diyor.Araştırmacıların iddia ettiğine göre, modern insanların Afrika'dan ilk göçü, Arabistan'ın kıyısından değil; günümüzde otoyol olarak kullandığımız nehir bağlantıları boyunca yapılmıştır. Buralarda ilk modern insanların Afrika savanalarında avlamaya alıştıkları ceylanlar, antiloplar ve dağ keçileri gibi cazip hediyeler olduğu düşünülüyor. Rose, LiveScience ekibine şu açıklamada bulundu."70.000 yıl önce yapılan toplu göçün genetik işaretlerine baktığımızda, çıkışın Afrika'dan değil, Arabistan'dan yapılmış olabileceğini gördük."Arkeologlar, Güney Arabistan çölleri boyunca "taş kalıntılarının yolları" olarak adlandırılan kanıtlardan daha fazla bulmak için taramaya devam edecekler.

"TEZİMİZ: İNSANLIK, DÜNYA'YA "GÜNEY ARABİSTAN"DAN YAYILDI

Yukarıdan beri ortaya koyduğumuz özellikle vahye dayalı deliller; insanlığın başlangıcının ve yayılma merkezinin Mekke merkezli "Güney Arabistan"; yani Mekke'yi içine alan "Aden-Yemen" bölgesi olduğunu bize açıkça göstermektedir. Adem, "Aden Cenneti"nden, Dünya'daki "Aden Bahçesi"ne indirilmiş; ademoğulları buradan dünyaya yayılmışlardır. Güney Arabistan, tarihler boyunca verimliliği ve her yöne ulaşım kolaylığı dolayısıyla hep "Saadet Ülkesi" yahut "Bereketli Arabistan" olarak görülmüştür. Nuh'tan sonra ortaya çıkan, Arapların atası olan ve dillere destan bağ-bahçelerine ve gücüne Kur'an'da işaret edilen "Ad-İrem Kavmi"nin yurdu da burası olmuştur.Bu bölgenin Doğu Afrika'yla Aden körfezi bağlantısı; Asya ile Umman körfezi bağlantısı, bu yayılmanın önemli iki yönünü bize göstermektedir. Ademoğullarının üçüncü yayılma yönü ise Arabistan'ın içinden kuzeye doğrudur. Son yapılan çalışmalarla da güç kazandığı gibi ademoğlu, Arabistan'ın içinden; bugün kurumuş gözüken, ancak insanlığın başlangıcında gürül gürül akan nehir yatakları boyunca Arabistan'ın kuzeyi yönünde ilerlemiş; Orta Doğu'ya ve Mezopotamya'ya yayılmıştır.Bugün özellikle evrim aşığı araştırmacılar, modern insanın başlangıcını Afrika'da aramaktadır, zira bu arayış onların "evrim felsefesi"ne uygun düşmektedir. Modern insanlığın evrimleşerek ortaya çıkması için ilkel aşamalardan geçmesi varsayılmaktadır. Afrika'nın, hatta Doğu Afrika'nın başlangıç noktası izlenimi vermesi; bir anlamda yanılgıdır, bir anlamda da Aden körfezinin en yakın komşusu olarak bizim tezimizi desteklemektedir. Afrika'da yapılan araştırmalarGüney Arabistan'da yapılsa, umuyoruz ki tezimizi doğrulayan kanıtlar daha da güçlenecektir. Nitekim yukarıda özetlediğimiz Yemen-Umman bölgesinde Cebeli Faya'da ve Dhofar bölgesinde yapılan arkeolojik çalışmalar, bizi doğrulamaktadır. Bu çalışmalar arttıkça tezimizin tamamen doğrulanacağı konusundan hiçbir kuşkumuz yoktur.Adem'in ilk oğlu Kabil'in, "Nod Ülkesi"ne; Doğu'ya sürüldüğünü ve Cebeli Faya yoluyla Umman körfezinden geçerek Asya'ya geçtiğini ifade etmiştik. Kabil'in, bugünkü İran üzerinden Afganistan-Kabil'e; oradan da "Kabil soyu"nun, Tibet-Hind-Çin ve Asya'nın tamamına yayıldığını düşünmekteyiz.

KABİL-YUAN-ÇİN VE MU TOPLUMU

Kabil ismi, Afganistan'da anlamlı ve yaygın bir isimdir. Kabil isminin yüklendiği olumsuz anlam dikkate alındığında; sonradan kullanıma girmesinin anlamlı olmayacağı açıktır. Ancak tarihsel köklere dayanarak zamanımıza ulaşması, bizce daha gerçekçi bir tespittir. Kabil, bugün Afganistan'ın başkenti ve en büyük şehridir. Kabil vilayeti, Hindukuş dağlarının güneyinden Hindistan'a giden yol üzerinde kurulmuş 1800 metre yüksekliğinde bir merkezdir. Aynı zamanda tarihi ipek yolu üzerinde, Asya'ya açılan bir kapıdır. Pakistan'a geçit veren Hayber geçidini de kontrol eden stratejik öneme sahip bir "antik şehir"dir. Kabil vilayetinin bir de Kabil ilçesi vardır. Ayrıca bölgeye bu ismi veren başkentin ortasından geçen Kabil nehri bulunmaktadır. Afganistan'ın doğusundan yola çıkar ve Peşaver'in kuzeydoğusundan geçerek İndus nehrine katılır.Evet, Asya'nın Kabil kapısından ilerleyen "Kabil soyu", Çin'e kadar ilerlemiş; Tufan'dan öncekiUygur-Tibet, Hint ve Çin karasında egemen olan "Mu İmparatorluğu"nun; yani "Mu Karası"nın atası olmuştur. Muhtemelen Atlas okyanusunda yer alan "Atlantis Karası"nda konumlanmış olan "Atlantis toplumu"nun atası ise "Mu toplumu"dur. Yani batmadan önce Atlas okyanusunda konumlanan Atlantis toplumunun atası Mu'dur.Taberi, Özellikle Çinlilerin atasının Kabilolduğunu bir hadise dayanarak bize bildirir. "Şarabı, çalgıyı, kopuzu, telli çalgılara kıl takmayı, defe-davula deri geçirmeyi ve bunun gibi işleri ilk önce kim icad etti?" şeklindeki bir soruya Peygamber (s.a.v.)'in cevabı özetle şöyledir:"Bu sorduğunuz şeyler Kabil oğullarından kaldı. Kabil'in çocukları arasında çok zaman önce bir kişi vardı ki adına Yuan derlerdi. Yuan, şenliği, şadlığı seven bir kişiydi. Şeytan onunla arkadaş oldu. Onu bu gibi eğlencelere alıştırdı, şevklendirdi. Bu gibi çalgıları ona hep İblisöğretti. Öyle ki yaş üzümü sıkıp şira etti. Birkaç gün ekşiyinceye kadar onu bıraktı. Sonra küplere testilere koydu. Çengiler düzdü, eğlenceler kurdu. O şaraptan bir miktar ortaya koyar, herkese içirirdi. Biraz çalgı çalardı, biraz da kalkar oynardı. Onlara bu şeyler gittikçe hoş gelmeye başladı. Herkes bu Yuan genceyakınlaşıp, onunla dostluk ettiler. Sonra İblis,insan formunda geldi, onunla arkadaşlık etti, onunla birlikte yiyip içti. Yuan'ı, güzel sözlerle eğlendirmeye başladı, onun taşkınlıklarını daha da artırdı. İşte bunların hepsi o Yuan'dan kalmıştır. O Yuan'a da Şeytan öğretmiştir." Tarih-i Taberi, C.1, s.76Hadis'te şaşılacak derecede ismi çokça zikredilen kişi, Kabil'in oğullarından birisi ve üstelik adı da Yuan. Yuan bugün bize hiç de yabancı gelmiyor. Bilindiği gibi Yuan, Çin'in sadece milli parası değil, çok daha fazlası, Çinlileri ve Çin tarihini simgeleyen bir "şifre-isim". Çin Halk Cumhuriyeti'nin resmi para birimiYuan'dır ve Çin Merkez Bankası tarafından basılır. Yuan Hanedanlığı (1280-1368) yılları arasında egemen olmuştur. Çin'de bir araştırma yapılacak olursa en yaygın isimlerden birisinin "Yuan" olduğu görülür. Tipik bir örnek: Çin tarihindeki en büyük şair, bin yılı aşkın süreden beri Çinlilerin en çok sevdikleri klasik şairlerinin ismi "Qu Yuan" iken, bugün için Çin İstişare Komitesi üyesi ve Çin Askeri Akademisi Dünya Askeri Araştırmalar Enstitüsünün eski başkan yardımcısı Tümgeneralin ismi "Luo Yuan"dır. "Yuan" adeta Çinlilerin soyadı olmuştur.Çin tarihi kadar mitolojisinde de "Yuan" ismi önemli bir yer tutmaktadır. Chiang-Yuan, Çin mitolojisinde bir tanrıdır. Bixia Yuan-jin, bir Çin tanrıçası olup, güya çocukların doğumundan ve kaderinden sorumludur. "Taoizm"de mistik yaratıklar, Yuan-shi tian-zong tarafından yönetilirler ve yılda bir kere ona raporlarını sunarlar.Diğer taraftan Yuan hanedanlığı döneminde eskiLijiang kentindeki köprüler ve bazı yapılardan söz edilirken; bir yerel yönetici "Mu" ve onun "Mu konutu"ndan söz edilir ki bu da oldukça anlamlıdır. Metin aynen şöyledir:"Antik Lijiang kentinde bulunan Mu konutu, Lijiang yerel yöneticisi Mu'nun çalıştığı yerdi.Yuan hanedanı döneminde (1271-1368) inşa edilmeye başlayan Mu konutu, 1998 yılında kent müzesi haline getirildi. Üç hektar alanı kapsayanMu konutu, küçüklü büyüklü toplam 162 odaya sahiptir. Konut içinde imparatorlar tarafından hediye edilen 11 tane yazılı levha asılıdır."Aynı şekilde "Mu"nun, Çin mitolojisinde yaygın kullanımını görmekteyiz. Özellikle bu ismin, daha yüksek seviyede tanrı ve tanrıça isimlerinde yer aldığını görmekteyiz. İşte içinde "Mu" bulunan tanrı ve tanrıça isimleri: King-Mu, Xi Wang-Mu, Mu-Gong, Mu-King, Mu-Lan, Mu-Cera, Mu-m-Mu, Mu-t, Nudim-Mu, Tian-Mu...Çin efsanelerinde, Uygurların, 17.000 yıl önce gelişmelerinin zirvesinde olduğu anlatılır. BuUygurlar, Tufan'dan önceki Uygurlardır ve "Mu toplumu"na bağlı koloni imparatorluğudur.KABİLOĞULLARINA ELÇİ: ENOK(İDRİS)Kabil oğulları kavmini İslam'a çağırmak üzere uyarıcı elçi olarak İdris gönderildi. Taberi, Kabiloğullarının, İdris peygamberin bu davetine olumlu cevap vermediklerini "Tarih-i Taberi"de şöyle açıklar:"Ateşe tapmayınız, şarap içmeyiniz, zina etmeyiniz!' dedi. Bunlardan onları yasakladı. Fakat bu kavimden pek az kimse İdris'i tasdik etti. Ateşe tapmayı bırakmadılar. Çok zaman fısk ve fücur içinde kaldılar. İdris'e tabi olmadılar.Şit'e inen suhufu(sahifeleri) onlara okudu. Halkı o kitabın hükümlerine uymaları için uyardı."Taberi, o tarihte devler ve cin-şeytanların insanlar tarafından gözle görüldüğünü ve insan toplumlarıyla devler arasında düşmanlık, cenk ve barış hallerinin Nuh tufanına kadar sürdüğünü, Tufan'dan sonra ise cin-şeytanların ve devlerin gözden kaybolduğunu bize nakleder.

MU KARASI, LEMURYA VE ATLANTİS

Yaklaşık olarak 12.000 yıl önce meydana gelmiş olan Nuh tufanından önceki zamanlara ait tahmini Mu, Atlantis ve Lemurya haritası.Bugün müthiş bilgi kirliliği ve yanıltma, manipülasyon işlemektedir. Bu kavram ve bilgi kirliliğini bilinçli olarak kullanan İblis ve adamlarıdır. İnsanlığı "kadim planları"na alet etmek için sürekli "gerçek"le, "yalan"ı harmanlayarak, insanlık tarihinin en büyük "Fitne"sini hazırlamaktadırlar. Bütün vahye dayalı kavramların ve gerçeklerin altüst edildiği "enigmatik çağ"ın kapısını açmak üzere durmadan beyin yıkamaktadırlar. Bugünün gerçek vahiyden mahrum insanlık ise yarasalar gibi maalesef karanlığa doğru koşmaktadır. İşte tam bu zamanda Mu, Lemurya, Atlantis'le ilgili "bilgi kırıntıları", İblis'in açık ve gizli medyumlarınca; New Age'ci, ezoterikçikaynaklarca, "yaldızlı paketler" halinde piyasaya habire sürülmektedir.İnsanlığın Tufan öncesi tarihinde yer alan Mu toplumu yahut imparatorluğunun sınırları; Tibet-Hint-Çin topraklarına; Doğu Asya'nın güneydoğusunda yer alan Pasifik'teki tüm adaların da katılmasıyla oluşan geniş bir karayı kaplıyordu. Bu sınırları şöyle belirleyebiliriz: Burma'nın güneydoğu ucundan, Smith adası, Sumatra, Java, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın alt ucundan Güney Amerika'ya yönelerek, yukarıya dönüp Japonya'yla daireyi tamamladığımız zaman;"Mu-Lemurya karasının batmış olan kısmı"nı da elde etmiş olacağız. Bu dairesel dönüşle, Doğu Asya'nın güneydoğusuna, yarım daire yahut atnalı içinde kalan irili-ufaklı adalarla, Pasifik denizinin önemli bir kısmını katmış bulunuyoruz. Sınırlarını çizmeğe çalıştığımız bu genişletilmiş Asya, Mu ve komşusu Lemurya karasının toplamıdır. Başka bir ifadeyle; Doğu Asya'nın jeolojik olarak da bir parçası olan ve "Solomon adaları"nı da içine alan "Pasifik'teki batmış bölge", Mu'nun komşusu Lemurya'dır. Aynı zamanda bu Kara, Mu'yu, Nuh tufanı öncesi Güney Amerika'ya-Meksika'ya bağlayan bir köprü görevi yapmıştır.Bugün bakıldığında, çerçevesini çizdiğimiz bu coğrafyanın, Asya'nın devamı olduğu, ancak bir kuyruklu yıldız darbesiyle karanın bazı kısımlarının batarak bugünkü şeklini aldığı rahatlıkla söylenebilir. Zira "Mu karası"nın bir kısmının batışına işaret eden antik tabletler ve yazıtlar bulunmaktadır. Özellikle Mu karasının devamı olan "batmış kara", cin-şeytanların yurdu Lemurya olarak adlandırılır. Solomon adalarını da içine alan ve Meksika körfezine doğru uzanan tamamen batmış "Lemurya karası"nın, "Mu karası"nın devamı olması sebebiyle Mu insan toplumu ile Lemurya cin-şeytan toplumu aynı toplum sanılmış yahutta karıştırılmıştır. Esasında bu karışıklığın arkasında İblis'in manipülasyonu vardır.Mu uygarlığı hakkında ilk bilgileri, Hindistan'da bulunan Nakal tabletlerinden öğrenen Albay James Churchward, "Kayıp Kıta Mu" kitabında şunları yazar:"Uygur uygarlığının kaynağı, bugünkü Moğolistan ve Gobi çölünün dağ yamaçlarına yakın olan bölgeleridir. Çok nesiller önce insanlar bir kral seçmişler ve isminin başına da 'Ra' ekini getirmişlerdi. Böylece o 'Ra Mu' adı altında hiyeratik baş ve imparator olmuştu. İmparatorluk da 'Güneş İmparatorluğu' adını almıştı. Tufan öncesi dönemde tarih sahnesinde bulunan bu kayıp ülkeye, değişik isimler verilmiştir. Tibet metinlerinde ondan Ra Mu diye söz edilirken, Amerika'daki yazıtlarda Mu'nun Anavatanı olarak yer almaktadır."Mu toplumu; Kabil'in oğlu Yuan'dan beri Lemuryalılar; yani cin-şeytanlar tarafından yönlendirilen, adeta yönetilen bir insan toplumudur. Bu nedenledir ki; tüm kültürlerinin, din anlayışlarının ilham kaynağı Lemuryalı cinlerdir ve onlarla uygarlıkları adeta bütünleşmiştir. Lemurya; esasında Lemura'dır. Lemura'da; le-mu-ra açılımından oluşur. Yani "Mu-Ra"; "Ra'nın(İblis'in) Mu'su" demektir. "Ra", İblis'in, Güneş simgesinin arkasında saklanmasını sağlayan bir maskedir. Mu insan toplumunun; Mu ismi de Ra'sı da Lemuryalı cinlerden ödünç alınmıştır ve bu iki ayrı "cin ve insan toplumu"nun efendileri aynıdır: İblis.Gerçekte "Ra", Allah'ın Rahman ve Rahimsıfatlarının ilk iki hecesidir ve Allah'ı temsil eder. Allah, Kur'an'da: "Güneş ışıktır, Ay nurdur" der. Dolayısıyla Güneş(Ra) Allah'ı simgelerken; Ay, Peygamberimizi simgeler. Ancak tüm şanını ve şerefini kaybeden insanlık düşmanı hırsız İblis, bu simgeyi de çalarak, arkasına saklanmış; cinleri, insanları ve toplumlarını saptırarak "şirk"e; oradan da "paganizme-putperestliğe"kaydırmıştır. Böylece Mu toplumunun tüm şeytanileşmiş dini anlayışları ve kutsal saydığı kavramlar, Mu'dan sonra gelen Atlantis'e, oradan da arkadan gelen tüm "antik toplumlar"a,cin-şeytanlar tarafından taşınmıştır.Bu "Mu karası"na Lemurya ismini yanıltıcı bir şekilde verenler; cin-şeytanların varlığını kabul etmeyen ve Mu'ya komşuluğunu gizlemek isteyen kaynaklardır. Bu sınırlarını çizdiğimiz "kayıp kara"nın bir kısmında cin-şeytanlaryaşamaktaydı. Evet cin-şeytanlar, Adem'in, Dünya'ya; yani "Güney Arabistan"a yerleştiği tarihten itibaren "dönen kılıcın alevi" olarak bu bölgeye yerleştirilmişlerdir. Kabil'in Yuan'ın soyu, Doğu Asya'da çoğalıp "Mu toplumu"nu oluştururken; önceden beri bu bölgede yaşayan "cin-şeytanlar"ın komşuluğu ve kılavuzluğunda bir millet haline gelmiştir.Burada cinoğullarının, ademoğulları Dünya'ya gelmeden önce bizim gibi 3-boyutlu kendi formlarında yaşadıkları; öldükleri zaman da bizim gibi iskelete dönüştükleri görüşümüzü kaydetmekte fayda vardır. Zira, "yüz binlerce senelik kafatası" bulan evrimcilerimizin anlamakta zorluk çektikleri "insan evrimi meselesindeki yanılgıları"nın önemli sebeplerinden birisi bu cin kafalarıdır, diğeri de cin-insan soyunun karışmasıyla ortaya çıkan "Ye'cuc-Me'cuc kafaları"dır...

CİN-ŞEYTANLARIN YURDU: LEMURYA

Solomon adaları ve Meksika körfezi arasında kalan batmış bölgenin, "Lemurya cin-şeytan toplumu"nun yurdu olduğunun altını çizmiştik. Bu Lemurya ismi, özellikle cin-şeytanlar tarafından kullanılmakta ve bu isimde kitaplar yazdırılmaktadır. Sonuç olarak Mu ve Lemurya, komşu iki toplumdur; biri Ademoğulları-Kainoğulları, diğeri cinoğullarıdır... Bütün antik toplumları kandıran cin-şeytanlar, Romalıları da işletmişlerdir. Nitekim kendi atalarının geceleri dolaşan ruhları(!) için Romalıların kullandıkları "lemures" kelimesi bir Lemuryalı oyunudur. Bugün de Romalıları kandırdıkları gibi çağdaş cahilleri de, atalarının ruhları, yahut ölülerin ruhları, yahut da ruh ve melek olarak kandırmaya devam ediyorlar.Murry Hope, "Atlantis Efsane mi Gerçek mi?" isimli eserinde şunları yazar:"Atlantis, Pasifik okyanusunda, Güney Amerika'nın batı kıyıları dolaylarında gelişmiş bir başka tarih öncesi uygarlıktan beslenmiştir. Gerçekte, eski Lemurya kıtasının, bir zamanlar Güney Amerika ve Asya'ya bağlı olduğuna inanan pek çok kişi vardır."Burada ifade edilen şudur: Atlantis'ten önce, Güney Amerika ile Asya arasında başka bir toplum-uygarlık vardır ki bu bizim dikkat çektiğimiz "Lemurya yurdu"dur.Hope'ye göre; Hesiodos, bu "eski cin kavmi"nin helakından söz ederken şu ifadeleri kullanır: "Şimdi yazgı kapandı bu kavmin üzerine, onlar yeryüzünün kutsal cinleri, kötülükleri doğru yola çeviren, ölümlülerin koruyucuları."Bu ifadelerde anlatılan kavim, bize göre helak olan Lemurya cin-şeytanları, batan yurt da Lemurya yurdudur. Ayrıca insanlığın yol göstericileri ve koruyucuları cin-şeytanlar değil, gerçek meleklerdir. Bu cin-şeytanlar ise saptırıcı-aldatıcı ve helaka hazırlayıcılardır. MÖ 8. yüzyılda yaşamış bir Yunan şairi Hesiodos'un, şeytani Yunan felsefesinin temsilcilerinden olduğu hatırlanacak olursa, cinlere yaptığı bu övgülerin boşuna olmadığı anlaşılır.Lauren O. Thyme ve Sareya Orion'u medyum olarak kullanarak; yani onlara vahyederek "Lemurya Yolu" diye kitap yayınlatan cin-şeytanlar; bu kitapta, "Lemurya yaşamı" diye "şeytan toplumu"nun yaşamını ve Solomonadaları merkezli yurtlarını, insanlara özendirecek şekilde ve gerçekleri tahrif ederek anlatırlar. İşte bu kitaptan birkaç satır:"Bizim uygarlığımız binlerce yıl önce, bugün Güney Pasifik denen bölgede bulunan büyük bir kıtada doğup gelişti. Üzerinde ana yurdumuzukurduğumuz kıta, ayrıca Mu ya da Mukaliaolarak da bilinir, ama biz Lemurya ismini kullanacağız. Lemurya, Atlantis olarak bildiğiniz uygarlıktan hem önce hem de onunla aynı zamanda var olmuştur. Ancak, bizim uygarlığımız, Atlantis uygarlığının tamamen yıkılmasından binlerce(!) yıl önce yok olmuştur."Burada tam bir dezenformasyon söz konusudur. İblis yöntemine göre; ya bir meselenin gerçekliği değiştirilerek batıla dönüştürülür, ya da gerçeklerin üzeri örtülerek unutturulmaya çalışılır. Burada olduğu gibi cin-şeytanlar, kendilerini, insanlığın atası, ilk gelişmiş insan toplumu olarak yutturmaya çalışıyorlar. Onun için de Mu ile Lemurya(kendi toplumları)nın aynı olduğu yalanını sürekli tekrarlıyorlar. Ayrıca yukarıdaki Lemurya ile Atlantis'in helakları arasında binlerce sene olduğu iddiası gerçeği ifade etmiyor.

ATLANTİS TOPLUMU VE YURDU

Churchward, "Kayıp Kıta Mu" kitabında Atlantis'le ilgili şunları yazar:"Mu Uygarlığı'nın en büyük evladı Atlantis'tir. Atlantis, Grönland'a yakın bölgelerden İrlanda'yı içine alacak şekilde bütün Kuzey-Doğu Amerika'nın doğu kıyılarından aşağıya doğru Güney Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayacak şekilde bir bölgede yer almaktadır. Schliemann, yalnızca iki belgeye; Troano el yazması ve Lhasa belgesine dayanarak; Atlantis'in Mu ülkesi olduğunu iddia etmektedir. Oysa bu kayıtlarda, Mu ve Atlantis'in aynı yer olduğuna dair bir beyan yoktur, bu sadece Schliemann'ın düşüncesidir. Eğer başka kayıtları da inceleseydi, Mu topraklarının, Amerika'nın doğusunda yani Atlantis'in bulunduğu yerde değil, Amerika'nın batısında olduğunu görecekti. Buna karşın hem Atlantis ve hem de Mu toprakları, volkanik patlamalarla helak olmuş ve batmışlardır. Bilim bunu kesin bir şekilde kanıtlamıştır."Atlantik okyanusunun kuzeyinde, Avrupa'yla birleşen bir "kara yolu" vardı. Bu yol, Amerika, Grönland ve Norveç arasında yer alıyor ve batı çizgisi İzlanda'dan Fransa'nın kuzeybatı köşesindeki Cape Finisterre'ye uzanan büyük birüçgen çizen bir parçayla birbirine bağlanıyordu."Murry Hope ise "Atlantis Efsane mi, Gerçek mi?" isimli kitabında şunları söyler:"Fenikeliler, Antilla dedikleri çok zengin gizli bir adadan söz etmekteydiler. Hindistan'ın kutsal yazıları Puranalar'da ve Mahabharata'da, kendi alt kıtalarının yarım dünya uzağındaki okyanusta yer alan Attala adlı bir kıtaya gönderme yapmaktadırlar. İgnatius Donnelly, Atlantik okyanusundaki Kıta'nın(Atlantis'in) batışı sırasında; her iki yanından yeni kıtaların yükseldiği bir dizi devasa değişimin son halkası olduğunu ileri sürer."Sulara gömüldüğü söylenen efsanevi adaAtlantis'in ismi; 'Atalantis' ya da 'Atalantica'olarak da yazılır. Atlantis efsanesine ilk kez Platon, Timaio adlı diyalogunda değinir ve Atlantis konusundaki bilgilere kaynak olarak da Solon'u gösterir. Platon, yine Kritias adlı diyalogunda da Atlantis'le ilgili olarak daha başka ayrıntılar verir ve burayı bir yeryüzü cenneti olarak tanımlar. Ada halkının atalarının, Poseidon tanrısı(şeytanı) ile insan anneden doğan nesil olduğunu ileri sürer. Efsane, Ortaçağda Yunanlılardan, Arap coğrafyacılara, onlardan da Avrupalı yazarlara geçer. 17 ve 18. yüzyıllarda da efsanenin gerçekliği konusunda tartışmalar devam eder. Montaigne, Buffon ve Voltaire gibi ünlü yazarlar bile bu efsaneye inanırlar."Atlantis efsanesi, birçok Avrupalı yazara da ilham kaynağı olur. F. Bacon'ın fizik bilimlerinin ideal devletini resmeden romanı "Yeni Atlantis"(New Atlantis); İsveçli Rudbeck'in (1679-1702) "Atland Eller Mahneim" adlı eseri; Kristof Kolomb'u yitik eski kıtaları aramaya çıkan biri olarak tasarlayan Katalan yazar Verdaguer'in, "I'Atlântida" (1877) adlı şiiri; G. Hauptmann'ın, aynı efsaneyi simgeleştirerek, bir kadın oyuncuya aşık olan bir bilim adamının psikolojisine uyguladığı romanı "Atlantis" (1912) ve P Benoit'nin, "l'Atlantide"(1919) adlı eseri bunlardan bazılarıdır.Bu yazarlara göre Yunanlılar, çok eskiden, Atlas okyanusunda Herkül sütunları(Cebelitarık boğazı)'nın karşısındaki bir kıta adadan gelenAtlantislileri püskürtürler. Platon'a göre bu olay,Solon'un yaşadığı dönemden 9.000 yıl önce, yaklaşık MÖ 9600'lerde geçmiştir.Kemal Menemencioğlu, Solon'la görüşen Mısırlı rahibin; Atlantis'in hakimiyetiyle ilgili görüşünü;Platon'a dayanarak şöyle aktarır:"Atlantis adasında, hükümdarlar, hakimiyetini bütün adaya, öteki adalara, hatta kıtanın (Amerika?) bazı parçalarına kadar uzatan büyük, hayranlığa değer bir devlet kurmuşlardı. Bundan başka boğazın iç tarafında, bizim tarafta, Mısır'a kadar Libya'nın, Tyrhenia(Batı İtalya)'ya kadar da Avrupa'nın hakimi idiler. Birgün bu devlet, bütün kuvvetlerini bir araya toplayarak sizin yurdunuzu, bizimkini, boğazın iç tarafındaki bütün ulusları boyunduruğu altına sokmak istedi... Ancak bundan sonra korkunç yer sarsıntıları, tufanlar oldu. Bir korkunç yağmurlu gün ve bir gecenin içinde, bütün savaşçılarınız birden, bir vuruşta toprağa gömülüp yutuldular.Atlantis adası da aynı şekilde denize gömülerek yok oldu. İşte bunun içindir ki, ada çökerken meydana getirdiği sığ bataklıklar yüzünden, o deniz bugün bile geçilmez, dolaşılmaz bir haldedir.
Категория: Geň-taňsy wakalar | Просмотров: 60 | Добавил: Jeksparro | Теги: Halil Bayraktar | Рейтинг: 0.0/0
Всего комментариев: 0
Добавлять комментарии могут только зарегистрированные пользователи.
[ Регистрация | Вход ]